Category: Basinda

Ünlü işadamı Hüseyin Özer’in hayatından ilginç kesitler

29 Ağustos 2011 Pazartesi 21:49

Ünlü işadamı Hüseyin Özer’in hayatından ilginç kesitler
 Rol yapamam onun için politikacı olamam

 

Politikayı sevmiyorum. Ama politicalara büyük saygım var. Her partiye eşit mesafedeyim. Benimle ilgili bir karakter analizinde, benim asla politicalık yapamayacağım ortaya çıkarıldı.Çünkü ben ilişkilerimde her zaman olduğum gibiyim. Rol yapmıyorum, yapamıyorum.

Neysem O’yum.

Küçükken hep oruç tutardım, orucu seviyorum

Ben Ramazanları gündüz yemek yiyemezdim. Oruç tutardım küçükken. Oruç tutma derlerdi ama ben tutardım. Annemle dedemle birlikte olduğum için gece onlarla birlikte kalkar yanlarında bir şeyler yerdim. Bir defa bir saygıdeğer hanımefendi beni konuşturdu. Keziban Ece niye ‘oruç tutuyorsun ‘ dedi,’ Ya bir su için oruç tutmayıp da ne yapayım’ dedim. Onu da gidip bizim patrona hanıma söylemiş, dayak yemedim ama azarlandım. Doğruyu söyleyince insanlar rezil olur, yalan olunca hiç rezil olmazlar. Keziban Ece’yi buldum geçenlerde, o hikayeyi de anlattım. Yaşıyor hala. Allah uzun ömürler versin.

Zehirleyip öldürmek istediler

Bir ramazan hatıram daha var. Çocukluğumda köydey iken, hayvanları götürmüşüz otlatmaya, kimse oruç tutmuyor. Aylardan da ilkbahar. Öbür köyün hayvanları geldi. Baktım arkasında çoban yok. Sonra baktım abim gelmiş. Bana bir şey vermek istiyor, pek anlayamadım. Bir tane çobanımız vardı, Tahıl G… Lakabı öyleydi. ‘Al lan bunu bakayım’ dedi. Onun korkusundan aldım. Sonra abim bana şu hayvanları çevir dedi. Daha sonra zarfı açtım, baktım; incir. İncirleri bir ısırdım, içinde beyaz bir şeyler vardı, tükürdüm attım hemen. Abim geldi cebimden incirleri aldı ama tükürdüğüm incirler yerdeydi. Çocuklardan birine gösterdim. İsmail idi gösterdiğim o çocuğun adı. Geçenlerde onla görüştük yaylada, o da hatırlıyordu. Dağa gidenlere azık verilir genelde. O gün bana azık verilmemişti. O gün Allah’a dua ettim, Allah’ım iyi ki zehirlenmişim. Hep birlikte köye döndük. Sofralar kuruldu.Çok keyif aldım.

Türkiye’de uyanık, İngiltere’de ise ahmak olanın değeri yüksek

Bizim restaurantlarımızda Ramazan ayı için ilginç olan şey; yemeyeceğin kadar çok yemek var. Ramazan aylarında iki ekmek alırdım ama birini çalardım küçükken. Ama hiç çaldığım ekmeği yiyemedim hep dayağını yedim. Bana küçükken ahmak diyorlardı. Türkiye’de olsa hiç uyanık değil derler. Ahmatlık kötüdür Türkiye’de, uyanıklık iyidir. Onun için bugün işyerlerimizin kapısında kuyruk var. İngiltere’de ahmaklara değer veriliyor. Türkiye de ahmak olmanın hiçbir değeri yok. Uyanık olanı överler. Burada ahmak olanın değeri yüksek.

Ramazan’ın tadı Londra’da çıkartılır

Bizim lokantalarda Ramazanın ta kendisi var. Ramazan’ın tadı Londra da çıkartılır. Bazen gerektiğinde iftar saatlerinde çıkıp ezanı ben kendim okuyorum. Yeni ramazanlar daha iyi. Ramazanı çok seviyorum. Şimdi oruç tutamıyorum. İftira gidiyorum ama oruç tutamuyorum. Büyük söylemişim aslında. Allah orucu yasak etsin ben yine tutarım derdim küçükken, çünkü orucu çok seviyorum. Allah öyle bir yasak etti ki, şimdi oruç tutamıyorum. Günlük protein almak zorundayım. Protein alıyordum ama zevk alacak şeylerden kaçınıyorum. Puro içiyorum mesela ama hiç oruç yiyormuş gibi hissetmiyorum. Çünkü niyetim önemli diye düşünüyorum.

Dünyada iki milyar hayranım var

Benimle ilgili bir film yapılıyor. Filmi yapan arkadaşlar araştırmışlar ve benim dünyada iki milyar hayranım olduğunu söylediler. Bir buçuk milyar müslüman var ama iki milyar benim hayranım bulunuyor. Ama bunun detayı yok. Bilindiği gibi Discovery Channel’da seneden beri tüm dünyada dönüyor bizimle ilgili haberler, filmler. Hayranlarımız geliyor yazıyor, çiziyor hiç kötü bir şey çıkmıyor. Discovery Channel’in yaptığı proğram 4 ayrı kanalda oynuyor. Başka kanallarda da oynuyor. Dünyanın her yerinden insanlar, gelip sokaklarda benimle fotoğraf çekiyorlar.

Restaurantçılık cennet mesleğidir

Ramazan sohbetleri ve iftar, Türk geleneğinde insanların bir araya geldikleri, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın en güçlü olduğu sosyal olaylardır. İftar yemeklerinde esas olan şey insanda mutluluk duygusu oluşturmak. İnsanları mutlu etmenin öbür dünyada da cennetin kapısını aralamaktır. Biz cennet mesleği yapıyoruz.

Aktörlük yapmam, aktörlere saygım büyük

Bir film yaptık ama o dizi gibi oldu. Benim istediğim gibi naturel olmadı üstelik. Ben aktörlük yapmam. Dünyanın en büyük parasını da verseler yapmam. Ama Eğitim Vakfı  için bir şey yapmam gerekirse rol alırım. Ben aktör değilim. Aktörlere de büyük saygım var.

Çalışan personeller benim evlatlarımdır

Elemanlarıma evlatlarım diyorum. Staff çok aşağılık bir şey. Ben asla staff demem çalıştırdığım insanlara. Elemanlarla toplantı yapınca pazarlık ediyorum onlarla. Siz benden üstünsünüz diyorum. Benim iyi bir ailem olmadı. Siz benden daha eğitimlisiniz diyorum. Ben hiçbir zaman evladım demiyorum. Evladım ukalalık olur, ben evlatlarım diyorum genelde.

Her zaman Ramazan menümüz var

Ramazan menüsü her zaman hazır bizim restaurantlarda. Ramazan da yaptığımız şeyi diğer günlerde de yapıyoruz. Burada hem Türk kahvaltısı var hem de yabancı kahvaltı

Vakfımızda ne kadar talebe var söyleyemem

Geriye bırakcağımız insanlar talebelerdir. Vakfımızda ne kadar talebemiz var, söyleyemem. Bizim dinimizde, Türk kültürümüzde ne kadar çocuk okuttuğun söylenmez. Vakıf olayı da Uğur Dündar’la konuştuktan sonra ortaya çıktı aslında. Discovery Channel’de bizim hayatımız yayınlandık sonra Uğur DÜndar  da bizi keyif içinde yaşayan, altında arabaları olan biri olarak görüyordu. Ona bir gerçeği anlattım. Sonra şaşırdı. ‘Madem bu kadar çok sıkıntı çektin, niye kimseyi okutmuyorsun?’ dedi. O öyle deyince ben de mecburen vakıf hakkında konuşmak zorunda kaldım.

Süleyman Demirel’e mektup yazdım, git çalış dedi bana

Şimdi Tokat Reşadiye de vakfım var.Harçlığımı oraya gönderiyorum Ben okuyamadım bari ordaki çocuklar okusun. Benim 3 ailem vardı okutmadı, 4 . ailem de okumadı O da beni okutmayınca oturup Süleyman Demirel’e mektup yazdım. İki mektup yazdım ama birini iadeli tahaütlü gönderdim. Bir süre Demirel’den cevap geldi. Bana git çalış demişti. Hiç unutmam pembe bir kart üzerinde yazılıydı. Okula gitmeyen adam hem küçük hem de çalışamaz. Allah uzun ömür lerversin ama başbakana bak.

Bu okula gitmedi meselesi de şöyle ortaya çıktı. Museum of London’dan bir kadın geldi. Sorular sordu. Bana eğitimden bahsetmeyin dedim. Eğitim söylenmez dedim, öyle kaldı. Birgün iki menejer kızımızla birlikte fish and chips için Sarastro’ya gitik. Orda kızın biri dedi ki, bizim genel müdür sana ‘sahtekar’ diyor. Niye dedim ‘Senin ilkokul diploman yokmuş, okula da gitmemişsin’ dedi. Ondan sonra Meryem adlı bir gazeteci arkadaş geldi. Benim ilkokul diplomam bile yokmuş. Hiç okula gitmemişsin… Ondan sonra ortaya çıktı ve sonra sokak hayatımızı da anlatmaya başladık. Şimdi önüne gelen bunu soruyor. Discovery Channel’e bile anlatmadım. Açlıktan bazen ayaklarım kaşınırdı. Birgün doktora gittim, ayaklarım kaşınıyor dedim. Bana calcium getirdi ve sonra öğrendim ki calcium eksikliği kaşıntı yapıyormuş.

Anlatmadığım çok şey var

Anlatmadığım daha çok şey var. Onu ben kendi kitabımda yazacağım. Birisi yazmak istedi de ona müsaade etmedim. Yazılmış bir şey yok. Yazılmışsa iyi olur. İnsanlığa hizmet için her şeyi yaparım. Külüm işe yarayacaksa külümü alın. Kötü aileden gelmeyim, nerden mezun oldun gibi şeylerle övünemem. Genlerimden, içimde bir şey var. Herkes aklını kullanır, ben ruhumu kullanıyorum.

Aşk hayatımdan bahsedemem

Aşk hayatımı asla anlatmam. Aşk yalnız yaşanmıyor ki. Aşk ilişkilerim benim tarafımdan anlatılamaz. Diğer taraftan anlatılırsa ne üzülürüm, ne kızarım ne darılırım. Ama ben başkalarının hayatıyla ilgili kararları tek başıma veremem. Birisiyle aşk yaşa ondan sonra anlat, ayıptır değil mi? Vakti zamanında birini anlatmıştım. Gazeteci Faruk Eskioğlu geldi ‘hanımdan ayrılıyormuşsunuz, niye ayrılıyorsunuz?’ diye sordu . Ben de ‘aşkın dibini tutturdum’ dedim. O çok tuttu iki hafta üst üste yayınlandı Londra Olay gazetesinde.

Projeler anlatılmaz, hayata geçirilir

Yeni projelerimiz var elbette ama proje anlatılmaz, yapılır. Ondan sonra da gazeteciler duyar. Biz sevgi dolu insanınız. Başkalarının projesi çoktur ama bizim sevgimiz çoktur.

Taraf tutmak, korkaklıktır

Ben kendimi bir takım veya partinin yanında göremem. Her partinin ve her takımın sponsoruyum. Her dini saygıyla karşılarım, severim. Bütün renklere, dinlere, kültürlere, inançlara saygı duyarım. Korkaklar bir tarafa takılır kalır. Korkak olursan sadece bir partiyi tutarsın. Ben korkak değilim. Ben safım , bu yüzden kolay kandırırlar ama beni kandıranla araya mesafe koymam, küsmem. Yine oturup o kişiyle çayımı içerim.

3 restorandan 2’si batar

02 Ağustos 2015 Pazar

İngiliz Kraliyet Ailesi’ne Türk yemeği yediren adam Hüseyin Özer. Önündeki kuyruklarla ünlü Sofra’nın sahibi Özer, son dönemde farklı grupların peş peşe yatırım yaptığı sektörle ilgili “Bu iş loğusa annelik gibidir, başında durmazsan batarsın” uyarısında bulunuyor.

restoran, röportaj, TÜSİAD, Hüseyin Özer, Cansen Başaran Symes

MELTEM ERSOY / GAZETE HABERTÜRK

Hüseyin Özer, hikâyesi Tokat’ın bir köyünde başlayıp Londra’da “İngiliz Kraliyet Ailesi’ne yemek yediren lokantacı” olmaya kadar uzanan sıra dışı bir adam. Londra’da kaliteli Türk yemeğiyle özdeşleşen ‘Sofra’, önünde kuyruğun eksik olmadığı lokanta olarak da biliniyor. 1.5 yıl önce Londra’nın en işlek kentindeki restoranını Kraliçe ile kira kontratının bitmesi üzerine kapatmak zorunda kalan Özer’in halihazırda 2 restoranı daha faaliyetine devam ediyor. İki ay önce Karaköy’de Sofra açarak Türkiye’ye adım atan Özer, ana hedefini insan yetiştirmek, Türk yemeği algısının iyileşmesi için çalışmak ve lokantacılığın kalitesini artırmak olarak dile getiriyor. Özer ile Karaköy’de açtığı Sofra’da buluştuk:

*Özellikle yaz döneminde 75 TL’ye lahmacun haberleri çıkar, “fahiş fiyat” mı yoksa “fiyatı belli isteyen yesin mi” diye bakmak lazım?

Öyle fahiş fiyat koyan çok ayıp ediyor. Böyle şey olmaz, böyle fiyat konmaz. Her şeyin bir ederi vardır, değeri çok az olan bir şeyi bu kadar yüksek fiyata satması, fırsatçılık yapması çok yanlış ve ayıptır. Kınıyorum. Oraya bütün yıldızlar dahi gelse o lahmacunun fiyatı artmaz. Ben buranın dekoruna çok para harcadıysam müşteriden o parayı çıkarmaya çalışmam, bu fırsatçılıktır. Bunu yapanlar var burada. Orayı çok çalıştırırsın, az kâr edersin, yine hesabın tutturursun.

*Türkiye’de işletmeciler, alkol fiyatları ve kiralardan çok şikâyetçi. Siz Londra’yı ve İstanbul’u maliyetler anlamında karşılaştırabilir misiniz?

Bunların tamamı yanlış. Yeterince para kazanılıyor. Az kâr ediversin. Nedir bu hırs? Kiralar yüksek deniyor,  yüksekse doğru bir seviyedir, yoksa kimse vermezdi. Veren var ki o kadar kira oluyor. “Yeterince kâr edemiyorum”, diye şikâyet ediyorlar. Az ediver. Fabrikatör olsaydın toz toprağın içinde daha mı iyiydi? Güzel bir iş yapıyorsun, bu kadar da kâr kâr diye kendini paralama. Ben işyerimi cennete benzetiyorum. İnsanlar hiç terlemeden para kazanmak istiyor, gayret et kazan. Çok para kazanıp da ne yapıyorlar ki, bir apartman daha alıyorlar.

*“Londra’dan bile pahalı kira ve maliyetimiz var” diyorlar, haksızlar mı?

Atıyorlar, bilmiyorlar çünkü. Yok öyle bir şey. Orada da kira-maliyet hesabını iyi yapan-yapmayan vardır. 3 lokantadan 2’si batar, kural böyledir. Burada da böyledir. Lokantanın sahibi başında durursa başarılı olur. Loğusaanne gibi başında durup bakacaksın.

“PKK ADINI KULLANANLARLA TEK BAŞINA SAVAŞIYORUM”

*Tokat’ta başlayan hikâyeniz nasıl Londra’da lokantacı olarak devam etti?

Köyde doğdum. Hiç okula gitmedim. Annem beni Ankara’ya yolladı, bulaşıkçılık yaptım. Sonra İstanbul’da aynen devamettim, lokantalarda çalıştım. İngilizce öğrenmek için otobüsle İngiltere’ye gittim. Bir kebapçıda iş buldum, birkuruş param yoktu, ama kendimi iyi yetiştirdiğim için bir arkadaşım benim yapacağım işe para koydu.

*İngiltere’de varlığınızı azaltıyor musunuz?

 Londra’da halen 2 restoranla duruyoruz, Kraliçe’nin sahibi olduğu yerden çıktık, onun dışında İngiltere’de bir sürüyerimiz vardı. Kimisinin lease’i bitiyor ya yeniliyor ya yenilemiyoruz, kimisi için PKK ile başımız derde giriyor, satıyorum. Aslında PKK bile değil, kendine PKK süsü vermiş, ismini kullanan düzenbazlar. Ben onlarla tek başımasavaşımı veriyorum.

“HERKESLE ORTAK OLABİLİRİM ÇÜNKÜ PARA HIRSIM YOK”

*Son dönemde bu alanda çok satın alma oldu, size satış-ortaklık teklifi gelse ne dersiniz?

Benimle herkes her an ortak olabilir, çok da güzel olur, çünkü benim para hırsım yok. Benim insan okutma, Türk yemeğini geliştirme hırsım var. Para kazanmak değil mevzu, para çok var, bir şekilde kazanırsınız, ama yatırım yapacak insan yok. Bu hikâyenin kıssadan hissesidir. Allah insanı uyanık etmesin, uyanıklık çok kötü bir özellik,uyanıklıkta yalan dolan vardır. Ben çocuk yetiştirmek istiyorum, onun için Türkiye’de lokanta açıp kendim gibi bu işe gönül vermiş adamlar yetiştirmek istiyorum. Şimdi cennetin burada olduğuna inanıyorum. Sofra’da yemek yemek cennet bence. Sadece bir fikre sahibim, Türk namına, şerefine yakışır hale getirmek istiyorum. Bunu düzeltmemiz lazım.

“TÜSİAD, SOFRA’YI BRÜKSEL’DE AÇMAMI İSTİYOR”

Yurtdışında başka yerde restoran açacak mısınız?

Brüksel’i istiyorum. Brüksel’de restoran açmamı esasen TÜSİAD istedi. TÜSİAD’ın orada temsilciliği var, temaslarında da misafirleriyle geleceği Türk restoranı istiyorlar. Buradaki TÜSİAD yöneticileri de Karaköy’de yemeğimi yiyorlar, “Türkiye’de ilk kez fine dining Türk lokantamız oldu, teşekkür ederiz” diyorlar.

Kimler mesela?

Boylu boslu, yakışıklı paralı adamlar. İsimlerini bilmem. TÜSİAD’ın Başkanı Hanımefendi (Cansen Başaran Symes) de geldi.

http://www.haberturk.com/ekonomi/is-yasam/haber/1110329-3-restorandan-2si-batar

Londra’nın En Zengin Türklerinden Biri: Hüseyin Özer

03 Eylül 2011

Konuk Yazarımız Merve Karabağlı: Fatih Üniversitesi’nde Sosyoloji bölümünde son sınıf öğrencisi,FikirSizler’de İnsan Kaynakları Sorumlusu ve genç girişim olan Papillon Medya’da Ajans Direktörüdür. “Girişimci Hayat Öyküsü” kategorimizin fikir babası ve ilk yazarıdır. Siz değerli okurlarımızı konuk yazarımızın ilk haberiyle başbaşa bırakıyoruz.

Londra’nın En Zengin Türklerinden Biri: Hüseyin Özer

Parçalanmış bir ailenin istenmeyen çocuğu iken şimdi merkezi Londra’da olan ‘Sofra‘, ‘Özer‘ ve ‘Granita‘ adlı 15 restoranın sahibi Hüseyin Özer.

11 yaşındayken köyünden ayrılmaya karar veren Özer’in hikayesi Ankara, İstanbul ve son olarak Londra’da şekillenir. Cebinde üvey babasından aldığı 20 lira borçla Ankara’ya giden Özer bin bir zorluklarla terzi, pastahane ve lokantalarda çalışır.15 yaşına geldiğinde Ankara dar gelir ve İstanbul’a gitmeye karar verir.

İstanbul’da yine bir lokantada iş bulup çalışmaya başlayan Özer, kazandığı parayla kendisine özel bir İngilizce öğretmeni tutar; vakit buldukça lokantanın arka masalarında İngilizce öğrenmeye çalışır. Hayalleri vardır Özer’in. Patron olduğunda sekreterinden gizli şeyler yazabileceğini düşünerek daktilo kursuna gider. Ehliyet alabilmek için ilkokulu ihmal etmez, diplomasını da alır derken yaş 18 olmuştur. Askerliğini de aradan çıkardıktan sonra 20 yaşında İngiltere’ye gitmeye karar verir.

Uçak parası olmadığı için otobüsle gider İngiltere’ye. İlk olarak bir dönercide çalışmaya başlar.Önceleri kalacak yeri olmadığı için lokantanın bodrum katında uyuyan Özer, para kazandıktan sonra bir eve taşınır.Gezip eğlenmeyi , parasını harcamayı çok seven Hüseyin Özer bir süre sonra ilk lokantasını Kıbrıslı bir Ermeni ile ortaklaşa kurar fakat bir süre sonra ortaklığı bırakarak 25 yaşındayken son çalıştığı lokantayı satın alıp orayı yükseltmeyi hedefler.Hedeflediği gibi de olur. 30 sene boyunca iş yapmamış, sürekli kapanmış restoranın kapısında kuyruk oluşur. İşleri büyütür ve artık İngilizlere satmış olduğu kebap ve döner ile kısa süre sonra birçok ünlünün de uğrak yeri olur Hüseyin Özer’in lokantası.

Şu anda sahip olduğu 15 restoranın özelliklerinden bahsetmek gerekirse;

  • Menüde geliştirilmiş Türk yemekleri,
  • Kriz dönemleri için fiyatını sizin belirlediğiniz sağlıklı ve ekonomik yemekler,
  • Giriş kapısında hissedilen Türk misafirperverliği,
  • Türk motiflerinden oluşan dekorasyon,
  • Büyük elçi de yemek yiyebilsin diye kurşun geçirmez camlar..

Hüseyin Özer hayatı boyunca verdiği tüm emeklerin karşılığını da gerek müşterilerinin memnuniyetinden gerekse aldığı ödüllerle alıyor.

Restoranları Michelin Guide tarafından Dünya’nın ilk ve tek Türk Lokantası seçilmiştir.

Tüm Dünyada satılan “Sofra Cook Book” adlı ingilizce bir yemek kitabı bulunmaktadır.

60 miyon dolarlık servete sahip olan ve yıllık cirosu 4 milyon dolar olan Hüseyin Özer diyor ki ; ‘’ Eğer ateşin önünde o kadar durmasaydım,şimdi böyle bir çörek olamazdım.”

Genç girişimcilerin örnek alması gerektiğini düşündüğüm kişidir Hüseyin Özer. Üvey babasından aldığı borçla yola çıkıp borcunun kat ve kat fazlasını kapatacak kadar başarıyı yakalamak sanıyorum ki genç girişimcilerin ne kadar sabırlı ve fedakar olması gerektiğinin göstergesidir.

Sevgi ve Saygılarımla,

Merve Karabağlı / Konuk Yazar Girişim Haber

http://www.girisimhaber.com/post/2011/09/03/Londranin-En-Zengin-Turklerinden-Biri-Huseyin-Ozer.aspx