Category: Basinda

Hüseyin Özer.. ESKİDEN SOKAK ÇOÇUĞUYDU. ŞİMDİ LONDRA’NIN EN ZENGİN TÜRKLERİNDEN BİRİ ..

08.01.2008 16:31

Hüseyin Özer.. ESKİDEN SOKAK ÇOÇUĞUYDU. ŞİMDİ LONDRA'NIN EN ZENGİN TÜRKLERİNDEN BİRİ ..
Kömürlükte yatıyordu. Şimdi ferrari’ye biniyor. Hüseyin Özer’in inanılmaz hayat öyküsü.

Daha 11 yaşında bir çocukken köyünü terketti Hüseyin Özer. Ankara, İstanbul derken Londra’da buldu kendini. Parçalanmış bir ailenin ‘ezik’ çocuğu iken şimdi merkezi Londra’da olan ‘Sofra’, ‘Özer’ ve ‘Granita’ adlı 15 restoranın sahibi.

1953 yılında Tokat’ın Reşadiye ilçesine bağlı ismini vermek istemediği bir köyde doğan Hüseyin Özer daha okul çağında değilken annesi ve babası ayrıldı. Babası Ankara’ya gitti ve başkasıyla evlendi. Annesi de başka bir erkekle evlenmişti. Üvey babasının Özer’i okutmaya niyeti yoktu. Birçok şeyi okula giden arkadaşlarına sorarak öğrendi: “Hesabı hep kafadan yapardım ama kâğıda yazamıyordum. Herkes beni çocuk sanırdı ama aslında ben büyüktüm.”

Şerafettin dayının kaderi

11 yaşındayken Özer için tüm yaşamını değiştirecek kararı alma zamanı gelmişti: “Bizim köyde bir Şerafettin dayı vardı. Ben geleceğimi ona benzetirdim. Köyün muhtarı canı sıkıldıkça Şerafettin Dayı’yı yanına çağırır döverdi. Onu hep ezerdi. Çünkü kimsesizdi. Ben de kimsesizdim ve beni de eziyorlardı. Ama ben ezilmek istemiyordum, gücüme gidiyordu. Ve köyden ayrılmaya karar verdim.”

Üvey babasından aldığı 20 lira borçla otobüse atladığı gibi Ankara’ya gitti, Özer. Köylüleri vasıtasıyla haftalık 10 lira ücretle bir terzide işe başladı. Sabah saat 05.00-09.00 arasında Ulus’ta çakmaklara gaz doldurdu. Sokak çocuğu kavramı henüz lügatlere girmemişti ama Özer banklarda sokak aralarında geceyi geçiriyordu. Bir süre Sıhhiye’de bir tuvalette kaldığını anlatan Özer, o sırada Anıttepe’de bulunan Damla Pastanesi’nde günlük bir lira yevmiyeyle bulaşıkçılığa başlamış:

“Daha sonra Necati Bey Caddesi’nde bir pastanede günlük 2.5 lira yevmiyeyle işe başladım. İlk paramla taksitle siyah bir ceket aldım. Bu arada hâlâ tuvalette kalıyordum. Bir süre sonra İsmet Paşa’da Lale Lokantası’nda iş buldum. Kendime bir kömürlüğü kalacak yer yaptım. İyi para kazanıyordum. Bir külot, çorap, ikinci el ayakkabı ve kot pantolon aldım. Kömürlüğe bir de yatak aldım bir süre sonra. Artık köşeyi dönmüştüm. Biraz daha para kazanınca ranza yaptım kendime.”

15 yaşına geldiğinde artık Ankara Özer’e dar gelmeye başladı.

İstikamet İstanbul’du. Ufak tefek işlerde çalıştıktan sonra Yakacık’ta inşaat halinde bir lokantada iş buldu kendine. İki sene çalıştı. Şef komiliğe kadar yükseldi.

Servis arası İngilizce

Bu arada kazandığı parayla kendine bir İngilizce öğretmeni tuttu. İşten vakit buldukça lokantanın arka masalarında İngilizce çalışıyordu. Hayalleri hep büyüktü. Patron olunca sekreterinden gizli yazacağı şeyler olur diye daktilo kursuna da gitti. Ehliyet alabilmek için ilkokulu bitirmeyi de ihmal etmedi. Artık 18 yaşına gelmişti. Hemen askerliği de aradan çıkarttı. Askerden geldiğinde köyünden ayrılalı sekiz yıl olmuştu. Yalnızlık tak etmişti canına ve ustasının gösterdiği bir kızla evlendi. Bostancı’da Hasır Restoran’da çalıştı. İki sene sonra karısından boşandı. 20 yaşındaydı ve İstanbul da artık dar gelmeye başlamıştı: “İngiltere’ye gitmeye karar verdim. Evimdeki eşyaları satıp borçlarımı ödedim. Bana da 60 pound kaldı. Annemi aradım. ‘İngiltere’ye gidiyorum’ diye. Bana hep

‘Akıllı oğlum’ diyen annem ‘Serseri oğlum’ dedi. Niye Almanya’ya gitmiyormuşum diye. Otobüsle Londra’ya gittim.”

Özer’in ilk işyeri bir dönerci oldu. Kalacak yeri olmadığı için lokantanın bodrumunda yatıp kalkıyordu. Pazarları lokantanın kapalı olmasından istifade ederek alafranga tuvaletinde banyosunu yapıyordu. Dönercide üç yılı geçti Özer’in. Tabii bu sürede Özer eve taşındı. Artık tuvalette değil banyosunda yıkanıyor, bodrumda değil, kendi odasında uyuyordu.

‘Sosyetik Hüseyin’

Gezip eğlenmeyi çok seviyordu. Hatta arkadaşları Özer’e ‘Sosyetik Hüseyin’ lakabını taktı: “İyi para kazanıyordum ama hiç param olmadı. Hep harcadım. Özellikle de eğitimim için çok harcadım” diyen Özer’in artık patron olma zamanı gelmişti. İlk lokantasını Kıbrıslı bir Ermeni ile ortak olarak kuran Özer, yükselişinin öyküsünü şöyle anlatıyor: “Ben uyanık değildim. Akıllıydım ama zeki değildim. Bir süre sonra ortaklığı bıraktım. Eski çalıştığım yeri satın aldım. Burayı dolduracağım dedim. Doldurdum. Hem de kuyruk oldu lokantanın önünde. Öğle ki kuyruğa girenlerden tipini beğenmediklerimi almıyordum lokantaya. İngilizlere döner ve kebap yapıyordum. İşlerim çok büyüdü.”

Ünlülerin uğrak yeri

Hüseyin Özer’in döner ve kebap işi Londra’da öyle tuttu ki, birçok ünlüyle tanışması vakit almadı. Lokantaları birçok ünlünün uğrak yeri oldu. İşçi Partisi, İngiltere’de iktidara yürürken başbakan adayı Tony Blair ve arkadaşlarının toplantı salonu olarak kullandığı Granita Restoran da 2002 yılında Özer’in lokantaları arasına girdi. Özer’in açılacaklarla birlikte

‘Sofra’ ve ‘Özer’ isimlerinde 14, Granita adında ise bir restoranı var. Restoranlarının 10’u Londra’da, üçü Türkiye’de, birer tane de Helsinki ve Dubai’de.

Zengin olmak hiçbir zaman bozmadı Özer’i. Garsonluk yıllarında birçok muhtaç kişiye yevmiyesinden yardım yaparken zengin olduktan sonra da bu yardımlarına devam etti. Okuyamamanın acısını üzerinden hiçbir zaman atamayan Özer, birçok öğrenciye burs sağlıyor. Tokat’ın Reşadiye ilçesinin yardımlaşma derneği’ne sürekli para yardımı yapıyor. Ayrıca Londra’daki restoranlarında çalışanların çoğu öğrenci. ‘Sosyete Hüseyin’ lakabını gerçeğe dönüştürerek Londra’nın en zenginlerinden olmayı başaran Hüseyin Özer, alt katında jimnastik salonu ve yüzme havuzu olan bir villada yaşıyor. Tabii tek başına değil. 20 yıldır İngiltere’de yaşayan Zeynep hanımla iki yıl önce evlenmiş.

‘Gururum yaşattı beni’

Bugün 50 yaşında olan Özer sözlerini şöyle bitirdi: “Gururum yaşattı beni. Ama gururum bana çok da çile çektirdi. Hayvanlar bana çok sevgi verdi. En büyük sevgiyi onlardan aldım. İnsanların ezilmesi, aşağılanması çok gücüme gidiyordu. Duygulu insandım. Köyümde kalsaydım bugün Hüseyin dayı olarak muhtardan dayak yiyen birisi olacaktım. İnsanlara hep yardım ettim. Bir şeyler verdim. Çünkü o an onların duyduğu mutluluk beni de mutlu ediyor.”

Kurşun geçirmez dönerci:Hüseyin Özer

Annesi, tabanca parası kazanıp babasını vurması için Ankara’ya gönderdiğinde daha 7 yaşındaydı. Anneye sorsan hak etmişti baba… Karısını boşadığı yetmiyormuş gibi oğlunu da evlatlıktan reddetmişti.
Tokat’ın Reşadiye ilçesinden yola çıktı ama bu yolcuğun Londra’da Buckingam Sarayı’na komşulukla ve kraliyet ailesiyle ahbaplıkla biteceğini bilmiyordu henüz.
Ankara’da ne kalacak yeri ne de parası vardı. Sıhhiye’deki bir umumi tuvalette yatıp kalktı. Kendi deyişiyle “Tokat’ta istenmeyen evlat, Ankara’da sokak çocuğu olmuştu.”

İlk işi, Ulus Meydanı’nda çakmaklara benzin doldurmak oldu. Sonra bir meyhanede çalışmaya başladı, artık yatmak için kömürlük kiralayacak parası vardı. Kömürlük döneminden, “İşler yoluna girmeye başlamıştı” diye bahsediyor.
Zaman su gibi akıp geçiyordu. Ankara’da ‘tutununca’ hedef büyüttü: İstanbul. Bir süre sonra bir daha: Londra! Fakat uçak bileti alacak parası yoktu. Günlerce süren bir otobüs yolculuğuyla vardı Londra’ya.
İlki işi İngilizce kursuna yazılmak oldu, sonra bir dönercide iş buldu. Birkaç yıl sonra dönerci dükkânının sahibi oldu.

Yıllardır bir açılan bir kapanan dönerciyi eli-yüzü düzgün bir dükkâna çevirdi. Sağlıklıyemekler yapmak için diyet hocaları tuttu. Restoranın önünde artık kuyruklar oluşuyordu.
Müşterisi olan devlet adamları güvenli yemek yiyebilsin diye dükkânın camlarını kurşun geçirmez yaptırması gerekmişti.
Her yıl Michelin Guide tarafından tavsiye edilen Londra Sofra Restaurant bugün Mayfair’de, Buckingham Sarayı’nın kapı komşusu.
Müdavimleri arasında Madonna, Rod Stewart gibi dünya starları var. Sırf kraliyet ailesi buraya geliyor diye mekânın kurşun geçirmez camlarının nasıl olacağını bile İngiliz gizli servisi MI5 bildirdi.
Türk sosyetesi de her Londra seferinde mutlaka Sofra’ya uğruyor. Hüseyin Özer’in Türk müşterileri arasında Nükhet Duru, Cem Yılmaz, Yılmaz Erdoğan, Yıldız Kenter, Beyaz, Simavi’ler, Sabancı’lar, Koç’lar gibi isimler var.
Haa bu arada… Sarın başa: Kendisi okuyamamıştı ya… Okumayı kendi kendine karlara çubukla yazarak sökmüştü ya… Şimdi benzer durumda gençler için ‘Hüseyin Özer Eğitim Vakfı’ adında bir vakfı var.
Bir başka sosyal sorumluluk projesi Özer Academy ise Middlesex Üniversitesi’yle işbirliği içinde yüzlerce şef ve girişimci yetiştirdi.

Başarısının sırrı geleneksel Türk lezzetlerini yeniden yorumlamasında. Bu, kaynanasından öğrendiği sulu sarma için de geçerli, pastırma yerine etle yaptığı humus için de… Kuzu pirzoladan yaptığı köfte için de Nobu’da tadıp “Ben bundan daha iyisini yaparım” dediği siyah morinabalığı için de… Parmaklarınızı yersiniz.
“E n’apalım yani, atlayıp Londra’ya mı gidelim?” diyenleri duyar gibiyim. Ne hacet! Geldi, Sofra’nın bir şubesini Karaköy’de açtı.
Salı akşamı resmi açılış var ama mekân şimdiden faal.
Tanısın tanımasın, sokaktan geçenlere seslenip “Gelin size bir şeyler ikram edelim, restoranımızı yakında açıyoruz, yemeklerimizin tadına bakın” diye restoranına davet ediyor.

PERA, ‘O ESKİ GÜZEL GÜNLERİ’NE GERİ DÖNÜYOR AMA BİR GECELİĞİNE

Berlinliler kafayı 1920’lere 30’lara takmış durumda. Deli gibi kurslara gidip dönemin Swing, Lindy’s Hop gibi danslarını öğreniyor, sonra akşam da dönemin kostümleriyle parti yapıp öğrendikleri marifetleri sergiliyorlar. Nerede? Franzzz, Claerhens Ballhaus gibi yerlerde. Ne zaman? Boheme Sauvage gibi dev partilerde… İstanbul geri kalır mı? Buyurunuz: İstanbul Lindy’s Hoppers… Öğreniniz: Solo caz dansı… Katılınız: The Mekân’da perşembe partileri… (0536) 383 35 45. En son gazeteci-işletmeci Levent Özçelik’in Goodbye Winter partisinin haberi geldi. Önümüzdeki salı akşamı Beyoğlu Chanta’da elctro-swing grubu Alice Francis’le 1930’lar partisi yapacak. Davetiyeye herkesin o yıllardaki gibi ve siyah giyinmesi şartını koymuş. Peki bu özel partiye nasıl mı gireceksiniz? Daha vaktiniz var, tek çare Instagram’da Levent’e muhabbet koymak: @leventözçelik

DERSAADET’TE YAŞIYORSUN PEKİ BUNLARI BİLİYOR MUSUN?

* Craig David, Athena, Şebnem Ferah ve Toeoman’ın sahne alacağı İTÜ Fest’in bu yıl 6-8 Mayıs’ta olacağını… Festivale 120 bin kişinin katılmasının beklendiğini…
* Babylon’un bu yaz Kilyos’ta beach işleteceğini… 23 Mayıs’taki Soundgarden Festivali’ne indirimli biletlerin bittiğini, kapıdan pahalı bilet almak istemeyenler için sadece 90 liralık normal biletlerin kaldığını…
* Kaşıbeyaz Kebapçısı’nın fast-food işine gireceğini… İlk şubelerin Kemerburgaz, Başakşehir, Ataşehir, Bağdat ve İstiklal Caddesi’nde açılacağını…
* Bostancı Sahil Yolu’nda Calypso adında bir balıkçı açıldığı… Mekânın şeflerinin hen gün iki saat AR-GE çalışması yaptığını ve son numaralarının, mezeleri büyük istiridyenin içinde küçük istiridyelerle servis etmek olduğunu…
* Emingan’da açılan Color.full.bakery’nin kendine iki ayda bir renk belirlediğini… Sarının seçildiği Nisan-Mayıs döneminde sarı elmalı crumble, mısır unundan cupcake ürünler çıkardıklarını…

Organikle DÖNÜYOR

Hazırlayan: SADİ ÖZDEMİR

15 Eylül 2015 – 10:53:52
Organikle DÖNÜYORLondra’da, iki restoranı ve 150 kişilik istihdamı olan Hüseyin Özer, üç ay önce Karaköy’de açtığı 1.200 metrekarelik Sofra London’ı kapatıyor. Özer, Dr. Alper Çelik ile Nişantaşı’nda sadece organik ürünlerin kullanılacağı bir restoran açacak. Hedef İstanbul’da 10 organik restoran açmak.

TOKAT, Reşadiyeli Hüseyin Özer, Londra’da kraliyet ailesinin üyelerini, İngiliz hükümetinin bakanlarını ve Hollywood yıldızlarını ağırladığı ‘Sofra London’ restoranlarından bir tanesini 3 ay önce Karaköy’e de açtı. Ancak, yeni ortaklarıyla anlaşamadı ve bu restoran için kapatma kararı aldı. Çok yakında Dr. Alper Çelik ile Nişantaşı’nda tamamen organik ürünlerin kullanılacağı bir restoran açacağını söyleyen Hüseyin Özer, “Organikle dönüyorum. İstanbul için hedefimiz 10 restoran. Ankara, Bursa, Adana, Antalya’dan da talep var” diyor. Hüseyin Özer şöyle konuşuyor:

DİYET, SAĞLIK VE LEZZET
“Yurtdışında Türk mutfağı sadece döner ve kebaptan ibaret sanılıyor. Biz Londra’da bu algıyı kırdık. En iyi müşterilerimiz de İngiltere’yi yönetenler, Hollywood yıldızları v.s. Şu anda Londra’da Mayfair ve Oxford Street’te iki restoranım 150 kişilik istihdamım var. İkisinin de kapısında kuyruk var. Sunday Times yakın zamanda bizden bahsetti. ‘Eğer gerçek Türk yemeği istiyorsanız Sofra’ya gidin’ diye yazmış. Bizi seviyorlar çünkü biz yemekte ‘diyete, sağlıklı ve lezzetli’ olmaya çok özen gösteriyoruz.

YEMEKLERİ HAFİFLETTİK
Malum, bizim yemeklerin bazıları ağır. Ben onların lezzetini koruyarak hafiflettim. Mesela keşkeği kuşkonmazlı ve mantarlı yaptım. Bulgur, nohut mercimek karışık pilav da yaptım, adına da Kapadokya pilavı dedim.
Tatlıları da hafiflettim. Mesela baklavanın hamurunu azaltıp fıstığını çoğalttım. Çünkü baklava çok ağır bir tatlı. Ben aynı zamanda diyetisyenim ve Anadolu mutfağını çok iyi biliyorum ama hepsini hafiflettim. Bu sayede çok elit yabancılar bizim mutfağın tiryakisi oldu. Türkiye’de de ‘organik restoran’ zinciri olarak büyüme kararı aldık.

Hüseyin Özer’in “Sokak çocukluğuyla başlayan ve Londra’ya uzanan girişimcilik öyküsünü” 8 Ağustos 2006’da Hürriyet Ekobi sayfamızda yayınlamıştık.

SEFALETTEN PATRONLUĞA
Reşadiye’liyim. Küçükken bir çocuğun başına gelebilecek en kötü şey geldi başıma ve annem babam ayrıldı. Ben de küçük yaşta köyde dedemle kaldım. Okumak için can atıyordum ama beni okutmak yerine çoban yapmaya karar verdiler. 11 yaşıma geldiğimde canıma tak etti ve kaçıp Ankara’ya gittim. Sokak çocuğu da oldum ama hiçbir zaman yanlış yapmadım. Geceleri Kızılay’da bir tuvalette yattım. Karın tokluğuna bulaşıkçılık yaptım. 24 saatte bir ciğer-ekmek yiyebiliyordum. Sonra bir pastaneye girdim ve kışa kadar karın tokluğuna çalıştım. 1963’tü ilk kez para alacak bir iş buldum. 2.5 lira yevmiye ile çalışıyordum. O günlerde bazen Altındağ yolunda yürürdüm ki bir hemşehrim görür de beni o akşamlık evine götürür diye. Sonra bir pidecide 4 lira yevmiye ile iş buldum. Sonra da bir meyhaneye girdim ve bir oda tutma imkanım oldu. Parayı söyleyince ’Bununla ancak kömürlük tutarsın’ dediler. Tuttum ve o kömürlükte 1 yıl yattım.”

Otobüsle Londra’ya
Hüseyin Özer, 1967’de İstanbul’a gider. Özer, “Beyoğlu’nda bir tanıdığımın çalıştığı lokantaya gidip iş sordum. ’Yakacık’ta bir lokanta açılıyor’ dedi. Önce inşaatında sonra da o lokantada çalıştım. Askerden gelince evlendim. 2 sene sonra da boşandım. Evdeki eşyaları satıp, Londra’da dil kursuna yazıldım. 1975’te, Londra’ya gittim. Londra’da bulaşıkçı olarak başladım. Sonra kebapçıya transfer oldum” diyor. Özer, bir başka kebapçıda çalışırken eski patronu restoranını satmak isteğini anlatır ve Özer, 5 bin sterlin banka kredisi kullanarak, 5 bin sterlin de kendi birikimiyle o restoranı alır. İlk restoranı 3 masalık olur. Patronluğunun 10’uncu yılında tiyatro-opera merkezi Covent Garden’da ikinci Sofra’yı açar. Kebabı döneri kaldırıp Türk yemekleri yapmaya başlar. 3 masalık restoran 100 kişilik olur. İlk yıl bir daire, bir Rolls Royce alır.

The Times’a ‘lezzet’ dersi
The Times Gazetesi’nde dönemin başyazarı Matthew Paris’in bir yazısı çıkar. Yazıda özetle; “İmparatorluk kurmuşlar ama Türklerin bir mutfağı, yemek kültürü bile yok” denmektedir. Özer, hemen bir mektup yazar. Türk mutfağını, yemeklerini anlatır ve “Londra’nın en sevilen restoranlarından biriyiz ve bunu da Türk yemekleriyle başardık, gelin görün” der. Times’ın ilgili editörü Sofra’ya gelir, Türk yemeklerinin ne olduğunu görür. Times’de başyazar Paris’in yazdıklarını tekzip eden güzel bir yazı yayınlanır.
sozdemir@hurriyet.com.tr