Category: Binfikir Yazilari

Binfikir – “Evet, kamburum var” dediğin zaman kamburunu düzeltirsin.

09.12.2009

Hüseyin Özer

 

Lezzet Sanatçısı Hüseyin Özer Binfikir’de başladığı “Yürekten” adlı köşesindeki ilk yazısında arkadaşımız Erdinç Utku’nun Özer ile ilgili olarak kaleme aldığı “Gurur duyarak sunabileceğimiz değerlerimiz olması ne güzel!” başlıklı yazıyı değerlendirdi.  

Sevgili Hemşerim,

Haftalar önce yazdığın yaziyi bugün okuyorum, Ceyda sağolsun bugün getirdi. Neşe ve mutluluk dolu, sevgi dolu, aşk dolu, kültür dolu, itibar dolu, kamburu yok etmek için uğraşan bir yazı.

“Evet, kamburum var” dediğin zaman kamburunu düzeltirsin. Millet bizde kambur yok der durur, biz de kendi milletimizde olan kusurları bulmaya, bulup da çözmeye çalışıyoruz. Aynı hastalığın teşhisi konduğu gibi. Bazı aldatmacalar olur ya, “yo yo sen hasta değilsin, aman rahat et” diye böyle bir moral verme gibi olur. Türkler birbirine durmadan o şekilde moral verir durur. En kralı, en iyisisin, en güzel Türk yemeğini biz yapıyoruz der bizim Türkler. Kimse beğenmez ama sadece Türkler beğenir Türk yemeğini, Türk kültürünü, dansözünü, eğlencesini… Ama başka kimsenin beğendiğine rastlamadım ben. Hatta bizim Türk Bolulu şefler Türk yemeğini hiç beğenmezler. Hiç Türk yemeği yapmazlar zaten onlar, Fransız yemeği yaparlar. Şimdi Türkiye’ye gidip geliyorum son günlerde, Çin yemeği yapıyorlar, Uzakdoğu yemeği de yapıyorlar şimdi Fransız yemeğinin yanında, İtalyan yemeği yapıyorlar. Türk yemeğini yapmayı Allah bana nasip etmiş Londra’nın göbeğinde. Senin gibi bunu takdir eden biri de çıkmış ne güzel yazıyor, anlatıyor. Sen çünkü çile çekmiş adamsın, bana çile çekmiş Türk lazım. Başbakan deyip durur durmadan, “damdan düşmüş bir adam gönderin bana” der, geçende ondan duydum da, Nasreddin Hoca’dan alınma bu. Bir de başbakanın ağzından duymuştum onu damdan düşmüş bir adam getirin bana, sen şimdi damdan düşmüş adam olarak yazmışsın bunu. Söylediklerine katılıyorum.

 

Sağol bana direkt iltifat etmemişsin, o çok gururlandırdı beni. Direkt kültüre hitap etmişsin, çünkü bizim geldiğimiz yer tabi Ahmet Taner Kışlalı’nın dediği

gibidir “köküne bağlı evrensel ol.” Ben bu cümleyi bilmiyordum ama çok hoşuma gitti, iyi bir öğretmensin sen. Bu bana öğrettiği gibi okuyan diğer Türk vatandaşlarına da inşallah öğretir, inşallah onlar da senin gibi damdan düşer, durumu anlarlar.

Sevgili hemşerim, ilk köşe yazımı bu şekilde yazıyorum. Cevap gibi oluyor ama köşeme, yürek köşesine yerleştirmek doğru mu olur onu bilmiyorum. Çok natürel bir şekilde içimden geldi, 10 dakikada bitirdim bu yazıyı.O zaman çok doğru oluyor çünkü. Yüreğimden yazdım çünkü.

Yürekten sevgilerle.

Not: Sen o memleketin lisanını biliyorsun, yaşam tarzını biliyorsun. Dolayısyla sen damdan durmadan düşüyorsun. Zaten öbür arkadaşların damdan düşmesi mümkün değil. Çünkü kendi damlarından öbür tarafa atlamıyorlar hiç. Düşme tehlikesi de yok, anlamaları da mümkün değil. Çünkü oranın lisanını konuşmuyorlar, oranın insanıyla buluşmuyorlar. Ben de burada bizim gavur dediğimiz dünya güzeli İngilizler’le beraberim işte böyle. Tüm damdan düşenlere saygı ve sevgilerim, selamlarımla…

 

09/12/2009, Hüseyin Özer

 

İlgili köşe yazısı:http://www.binfikir.be/news/148/ARTICLE/4562/2009-06-18.html

 

Advertisements

Binfikir – Bizim memleketin kaliteli yemekleri lokantalarda bulunmuyor.

14.11.2010

Saygıdeğer Binfikir Okuyucuları,
Bu benim Binfikir Gazetesi’nde ilk yazım. Ben samimi olacağım, sizin de samimi bir şekilde cevaplarınızı ve maillerinizi bekliyorum. Böylece müşterek bir köşe yapmış olacağız. Yemekle ilgilenen her meslektaşıma, okuyucuma saygım sonsuzdur. Zaten yemek yapmayan insan olduğunu düşünmüyorum. Yemek yapmak insanın içgüdüsünde var.

Bu yazımda Türk yemeğinin nerelerde olduğu ve biz Türkler’in ne tür yemekler yedigi üzerinde duracağım. Biz Türkler kendi yemeğimizi çok severiz ama dünya liginde neredeyiz onu pek düşünmeyiz. Kirpiye yavrusu güzel geldiği gibi, biz Türkler de en iyi yemek bizim sanıyoruz. Böyle düşündüğümüz için de yemeklerimizin gelişmesi zor oluyor. Başka tatlara bakmamız, öğrenmemiz gerekiyor. Zaten yabancı yerdeyiz, bu gazete de yabancı yerde. Yabancı paranın tadını biliyoruz, yabancı yemeğin tadını bilmiyoruz. Bulunduğunuz bölgenin yemeklerinin mutlaka araştırılması gerekiyor. Dünyadaki diğer yemekleri bildikçe Türk yemeğinin nerede olduğunu daha iyi anlayacağız.

Londra’nın fabrikasından çıkmış dönerleri gece sarhoşlara satmaya çalışıyoruz. Acaba biz kendimiz yiyor muyuz o yemekleri? Bir de gündüz saatlerinde diğer lokantalar doluyorken bizim restoranlar neden geç vakitte müşteri alıyor? Bunlar üzerinde düşünüp kafa yormamız lazım. Bizim memleketin yemeklerinin dünya içinde kalitesi var ama kenarda köşede kalıyor, lokantada bulunmuyor. Ya bir kasabada ya da köyde kalıyor. Teyzenin yaptığı yemek olarak kalıyor. Bu yemekler öğrenilebilecek yemeklerdir. Övünülmeyecek yemekler piyasada sunuluyor. Böylece de sırf para kazanmak için yapılan yemekler Türkiye’nin şanını, şerefini iyi temsil edemiyor.

Umudum Türk yemeklerinin de ıtalyan ve Fransız yemekleri gibi meşhur olmasıdır. Biz her şeyi güzel yapıyorken yemekleri de güzel yapmalıyız. Türkler artık zenginleşti, yemekleri de güzel olmalı. Hep birlikte daha lezzetli yemekler, sunumu güzel yemekler yapmalıyız. Yaparken sunumu güzel yemekler olmalı, sonradan kenarına konan salata ile sunum olmamalı. Diyet yemeği de olmalı. Eskiden yemek çok pişirilirdi, şimdi az pişiriliyor. Yemek yeme modası da değişti. Türk yemeği kebap değildir. Biz evde kabap yemiyoruz. Yabancı lokantalarda evde yenilen yemekler sunuluyor. Bizim candanlığımız onlarda yok. O konuda biz birinciyiz, misafirperverlik konusunda. Misafirden yüksek yerde oturulmaz, misafirden iyi yemek yenilmez.

Misafirperverlikte iyiyiz ama restorancılıkta kötüyüz. Büfelerde yemek yiyip, otellerde içki içiyorlar yabancılar. Memleketten uzakta yaşayanlar olarak bunları çok iyi biliyoruz. Sizinle paylasmak istedim. ıngiltere’de “Mr. Kebab” olarak biliniyoruz. Sizin orada da öyle diyorlar mi bilmiyorum? Evdeki yemekleri dışarıya satmaya çalışalım. Sadece kebapçı olduğumuzu düşünmesinler! İşallah bu köşeyi beğeneceksiniz.

Köşeyi birlikte geliştirebiliriz.

14/11/2010, Hüseyin Özer – Binfikir Gazetesi Eylül 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Binfikir – Aşkını paylaşacağın yerdir restoran.

24.11.2010

Kutsal bir mesleğimiz var, bir de değerini anlayabilsek. İnsanlar ne kadar muhtaç bize. Nasıl hasta olunca doktoruna muhtaçsındır, dişin ağrıyınca dişçiye gidersin, dişçiye muhtaçsındır. Sevgili bulduğun zaman da bizim yanımıza gelirsin, muhtaçsındır.

Aşkını paylaşacağın yerdir restoran. Sadece yemek parası verirsin ama orada güzel şeyler konuşulur. ıltifatlar edilir, evlilikler konuşulur, aşk ilan edilir. Öyle kutsal bir meslektir. Biz olmazsak aşk da konuşulmayacak. Bir kafe olur, kebabçı köşesi olur. Birbirinden ayrılmaz bu kutsal yerler. Kutsal yerler olarak kiliseler, camiler sayılır. Benim kutsal yerlerim de restoranlardır, kafelerdir. Sevgilinle planlar yaptığın yerdir, yüreğin kıpır kıpır oynuyorken, konuşuyorken yüzün kızarırken, yanakların yanıyorken. Restoranda sevgi, aşk planları yapıyorsun.

Hiçbir zaman sevgilini alıp da hadi bizim eve gidelim demezsin. Sevgilini götürecegin yer restoranlardır, kafelerdir. Bunun kutsallığını özümlememiz lazım. Dişin ağrıyınca dişçiye gittiğin gibi aşık olunca da bize gelirsin. Sadece yediğin yemek, içtiğin şarap parası verirsin ama orada kazandığın kutsal bir şey vardır yemek yerken. O kutsal şey faturada gözükmez. Dişçinin, göz doktorunun degeri faturada vardır ama bizim restorancıların faturası içtiğin şarap, yediğin yemektir. Faturada olmayan birşey vardır o da bizden olsun. Restorancı olduğum için Allah’a şükrediyorum. Cennete gittiğimde de bu mesleği yapmak istiyorum. Bulaşıkcılıktan başlayacağım.Meslektaşlarımdan tek dileğim bu mesleğin kutsallığının farkında olmalarıdır.

Tabağa yemek koyan aşçı, yemeği getiren garson tüccar gözü ile görünen kimseler olmamalı. Değer verilmeli ki değer bulasın. Biz mesleğimize değer vermeliyiz. Müşterilerimiz de bize değer vermeli.

24/11/2010, Hüseyin Özer – Binfikir Gazetesi Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Binfikir – Yurt dışındaki lokantalar ülkemizin lezzet elçileridir.

16.01.2011

Restorancılara eskiden kız vermiyorlardı, bu işi şimdi kızlar yapıyor. Ne mutlu şimdi restoranda çalışanlara. Bu iş meslek haline geldi, sanat olduğu kabul edildi.


İnsanların sevdiği bir kurum değil, hürmet ettiği bir kurum oldu. Onun böyle olduğunu düşünmeyenler de düşünsün. Bu meslek öyle bir meslektir. Çok para yoktur ama insanlık vardır. Herkes bu işi yapamaz. İşadamlarının işi değil gerçek insanların işidir. Hanımlar da bu işin içine girdi, daha da güzel olacak bu iş. Emekli olunca keyif için lokanta acacağım derler. Bizim lokantacılar da baştan lokanta açıp keyif almazlar. Lütfen restorancılığın keyfini tadın, keyifli bir iştir. Ben lokantacıyım, işadamları bunu yapamaz diye 
övünmeliyiz mesleğimizle.

Türkler’in gururu ancak yemekle yücelir. Güzel dekor, servis ve tatlı söz ile. Yurt dışında hep birlikte bunu çok iyi yapmalıyız. Lokantacılara çok iş düşüyor. Türkiye Cumhuriyeti’nde bunu anlayacak iş çıkmadı. İnşaatçılar lokantacılığı yapamıyor. Devlet adamları onların peşinde. İtalyanlar kendi yüceliklerini meydana çıkarıyorlar. Bizimkiler de kuru kuruya övünüp duruyorlar kendileriyle ama hiçbir şeyden haberleri yok bizim devlet adamlarının.


Otobüslerin üzerinde yurt dışı için reklamlar yapılıyor ama o parayı lokantacılara verseler o reklamlara gerek kalmazdı. Yurt dışındaki Türk restoranlarda yemek yiyenler Turkiye’ye gideceklerdir. Avrupa Birliği’ne para ile girilmiyor. Öyle olsaydı zengin Araplar da girerlerdi. Devletimiz restorancılık üzerinde ısrarla durmalı. Hepimiz sesimizi çıkartmalıyız, uyuyanları uyandırmalıyız. Orada, burada yemek yiyen arkadaşları da utandırmalıyız, doğruları yazmaları gerekiyor. Harika yemekler diyorlar, bunları anlatmaları lazım. Ne tür sıkıntılar ile karşılaşıldığını anlatmak gerekiyor. 
Burada herkese bir görev düşüyor. Memleketimizin şanı, şerefi iyi yemek,servis ve dekor ile en iyi sekilde gösterilmelidir. Gelişmesi gerekiyor. İtalyanlar, İspanyollar, Japonlar başarmışlar. Tabii ki onların da iyisi, kötüsü var ama biz kötünün kötüsü oluyoruz. Araba, ev, inşaat ile memleketin haysiyeti yüceltilmez. İnsani ilişkilerle yüceltilir. Onu da lokantacılar yapabilir. En iyi büyükelçiyi getirisin ama iyi lokantacı yoksa büyükelci, başkonsolos, Turizm bakanı ne yapsın. Yurt dışında belediye evlerinde oturmak isteyen,ucuz yaşamak isteyen café ve restoran işleten insanları devletin geliştirmesi gerekiyor. Hem kendimizin geliştirmesi lazım, hem de devletin geliştirmesi lazım. Türkiye’de Bolu’lu aşcılar Türk yemeği yapmıyorlar, ben Türk yemeği öğretiyorum. Şimdi de üniversite olduk. Bizim yolumuzdan gidenlerin çoğu başarılı oluyor, milyoner oluyorlar. Kendi restoranlarını açan insanlar başarılı oluyorlar. İnşallah hep birlikte bu işleri yaparız.

16/01/2011, Hüseyin Özer – Binfikir Gazetesi Kasım 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Binfikir – Kültürümüzü yemeklerimizle doğru tanıtalım.

31.01.2011

Hüseyin Özer

Meslektaşlarımın bu işi doğru yapması lazım, devletten birşey beklememeleri lazım. Vergisini verdigimiz yere devlet diyoruz. Asıl patron biziz, vergimizi verip sağ duyulu olmamız lazım. Asıl bunu ben restoran işletmecilerine söylüyorum. Onlar Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ediyorlar. Dekorları, atmosferi, yemekleri ile. Bakınız Fransızlar, Hintliler, Çinliler, Japonlar yemekleri ile meşhur olmuşlar. Bunların hepsinde devlet desteği mi var?  Bizim bunları iyi düşünüp aklımızı başımıza almamız lazım. İnsanlar devlet yardımı ile bir yerlere geliyorlar. Bazı iş adamları devlet bakanlarından

yardım istediler gözümün önünde. Bütün dünyada satılan bir beyaz eşya markası, duruşundan Türk olduğu dahi anlaşılmaz. Ben devletten hiç yardım istemedim. Türkiye’de zengine yardım etmek meşhur olmuş, nasıl bir yardımsa bu. Biz onlar gibi olmayalım, kendimize çeki düzen verelim,

kendimize bakalım. Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ediyoruz.

Yardım da istemeyelim, kendimize bakalım. Yurt dışında bu insanlar bizi temsil ediyorlar, elimizi uzatalım diyen devlet adamlari var mıdır? Brüksel’deki devlet temsilcileri bu yazıyı okurlar umarım.

Bir de madalyonun öbür yüzüne bakmamız gerekiyor şimdi. Bazı konularda devlet sahip çıkmalı, el atmalı. Gördüğümüz kadarıyla sadece zenginlere sahip çıkıyorlar. Türk kültürünü temsil etmiyorlar, işlerine yaramıyor. Türk kültürünü restaurant işletmecileri olarak iyi temsil etmemiz gerekiyor. Dışişleri Bakanlığı, devlet bakanları yurt dışındaki restoran işletmelerine sahip çıkmalı. Biz üniversitemizde öğrencilere hem öğretiyoruz hem de maaş veriyoruz. Çoğu kişi burada mesleği Sofra’dan öğrenmiştir, kebabçılar hariç.
Middlesex Üniversitesi ile bağlantılı olarak restoran işletmecisi yetiştireceğiz. Türk yemeği iyi temsil edilmelidir. Herkes tüccarlık pesinde. Devletin

adım atması gereken bir durum var. Tanıtma fonundan Dışişleri Bakanlığı ve Kültür Bakanlığı desteği ile bu işin öretilmesi lazım. Bu Fransız otelcilik

okulları ile olmaz. Bolu’lu aşçılarımız Fransız yemeği yapıyoruz diye övünürler ama Fransızlar Türk yemeğini ögretmezler. Menülerimizde hem ucuz hem de pahalı yemeklerin bulunmasi lazım.  İnsanlar memleketlerini çok güzel temsil ediyorlar. Türk yemeğinin de gelişme zorunluluğu, dünyada kabul edilme zorunluluğu vardır. İngiltere’de bazı Fransız restoranları Londra’nın en iyi yerlerinde restoran açtıkkları halde tutturamıyorlar. İngiltere’de Türkler kebabçi olarak bilinir, Almanya’dabelki Brüksel’de de öyledir. Brüksel’de güzel bir elçiliğimiz var. Meslektaşlarımızın da, devletin de görevi var. Devlet deyince Turizm ve Dışişleri Bakanlığı’na sesleniyorum.Para dağıtılsın demiyorum. The Times gazetesindeki bir yazıda ‘koskoca imparatorluğun resoranı yok ki yemek yiyelim’ yazıyordu. Ben de onlara mektup yazıp ‘biz varız’ demiştim. Sonra yazarı, bizim restaurantımızda yemek yedi ve özür diledi. Biz yaptık, demek ki yapılabilir. Devletten de destek gelmelidir. Londra’daki lokantalara bakayım, öğreteyim; öğretirken yemek veririm, maaş veririm, lokanta açmaları icin yardımcı olurum. Bu bir söz olarak kayıtlara geçsin.

 

31/01/2011, Hüseyin Özer – Binfikir Gazetesi Aralık 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Binfikir – Krizlerde lokanta nasıl çalıştırılır?

01.03.2011

Hüseyin Özer

Krizlerde yatırımcıların ekonomiyi takip etmesi gerekiyor, her ticaret adamı gibi. İnsanlar ne kadar para harcayacaksa lokanta sahiplerinin de ona göre menü yapmaları gerekiyor. Restoranların krizden önceki döneme göre daha kalabalık olması gerekiyor. Krizden önce ona göre menü yapılmalı ki insanlar nereye gideceklerini bilmeliler.

Ezberledikleri fiyatı, yemeği bilsinler. Bazı şeyleri bilerek satmak gerek. Kriz döneminde yönetimi iyi bilirseniz krizde büyük bir kalabalık yaratırsınız. Krize göre menüyü iyi ayarlarsanız, yeni yerler açma şansınız olur. Çünkü o zaman elinizde paranız da olur. Restoranlar dolu iken kriz menüsünü çıkartmak gerekir. Restoran boşalınca kriz menüsünü çıkartmanın bir faydası olmaz.

Gelen müşterilere misafir gibi bakmanız lazım, evde baktığınız gibi. Evdeki misafirler para verirse hürmeti, saygıyı görmez. Biz yemeği bedava yedirdiğimiz insanlara saygı gösteririz. Para verirse saygı göstermeyiz. Ne acı değil mi?

Uyanık Türk milletinin uyanıklığı gözümden yok oldu. Kişilik sahibi insanlar,

memleketini, kendisini sevip sayan insanlar bunu yapmalı. Para, para, para dememeli. Memleketi de düşünmeli ki sayılsın, sevilsin. Daha önce vergi verin diyordum, simdi de müşterilerinize iyi bakın diyorum.

Biz kendi yemeklerimizi kendimiz seviyoruz; müşteriler sevmeyince de onlar anlamıyor diyoruz. Dekorlarımız da, yemeklerimiz de hitap etmiyor onlara. Bizden hizmet almaları için hemşerimiz, köylümüz olmaları gerekiyor. Öyle olduğu zaman degerli oluyor onlar. Müşterinin hiç değeri olmuyor.

Ne olur yalvarıyorum size, gelen yabancı müşteriye de köylümüze davrandığınız gibi davranın, sevip sayın. Hem kişilik sahibi olacaksınız, hem

krizden etkilenmeyeceksiniz, hem de memleketi sevip sayacaksınız.

Hepinize iyi ev sahipliği diliyorum. Türk devletinin de vatandaşlarımıza bunu öğretmesi gerekir.

 

01/03/2011, Hüseyin Özer – Binfikir Gazetesi Ocak 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Binfikir – Dünya’da ilk defa!

25.03.2011

Hüseyin Özer

Sevgili Binfikir Gazetesi okuyucuları,

Size bir müjdem var. Middlesex Üniversitesi dekanı ve de bir hocası açılışımızda dünyada ilk defa böyle bir şeyin olduğunu söylediler. Middlesex Üniversitesi ile ortaklaşa restorancı lider yetiştiriyoruz. Biz birçok lider yetiştirdik daha önce. Zengin oldular, lokantacı oldular, büyük firmaların

yöneticisi olarak çalıştılar ve ‘iyi ki Sofra’da çalışmışım’ diyen arkadaşlarım da var. Bazen de Business Class’ta oturduğumda siz beni tanımazsınız

ama ben sizin eski çalışanlarınızdanım diyorlar.

Açılış haberimizi zaten okumuşsunuzdur. Kendimden bahsettiğimi düşünmeyin. Yapacağımız işten bahsediyorum. Kursa gitmek istiyorsanız, bu bilgilerden faydalanmak istiyorsanız Middlesex Üniversitesi ve Sofra grubunun gerçekleştirdiği kursa katılmalısınız. Dünya’da ilk defa böyle bir sey yapılacak. Bize benzer bir müessese olmamış ki böyle insan yetiştirsin. Şu anda önceden bizimle çalışan kişilerden 20 tanesi milyoner. 60 kişiye de lokantacılık öğrettik. Bu bir belgedir. Üniversite de bunun farkında olup bizimle çalışmak istedi. Biz sadece lokantacı yetiştirmiyoruz; vatana millete hayırlı iş yapıyoruz.

Bizim Türk şarabımız içilecek, Türk yemeğimiz yenilecek. Türk olarak daha çok tanınacağız. Dünyanın her yerinden gelen maillerde, bu işle ilgilenen kişiler restoranlarımızı kendi ülkelerindeaçmak istediklerini belirtiyorlar. Biz hem yemek veriyoruz, hem de para veriyoruz. Eski bir çalışanımız güzellik salonu açtı. Nasıl yapılacağını gösterdim, destek olduk. Açılısını da bana yaptırdı. Ona da başarılar diliyorum. Allah bize güzel şeyler nasip etti, içimden gelen bu oldu. Vatan, millet, insanlık için güzel şeyler yapıyoruz. Bizim yemeklerimizden yapıp yiyenlerden bazı mesajlar alıyoruz. Bir izleyici sizin yemeklerinizden yediğimden beri ben 8 kg verdim; nişanlım da 5 kg verdi diye yazdı. Web sayfamız da vardır. Aç kalmadan kilo veriyor bizim yemeklerimizi yiyenler. Bu bilgileri sizlerle paylaşacağız, karşılık

beklemeden.
25/03/2011, Hüseyin Özer – Binfikir Gazetesi Şubat 2011 sayısında yayınlanmıştır.

Not: Bizim yazımızı okuyan bir okuyucumuz da çok sağ olsun bize bir mail gönderdi ve Belçika’ya davet etti. Tuba hanımefendinin restoranını inşallah ziyaret edersiniz. Kendisi güzel yasamayı, sağlıklı yemek yemeyi seviyor. Lokantasının adını mailde yazmamış. Belçika’da hangi bölgede bulunduğunu malesef bilmiyorum ama belli ki bu işe meraklı. Bu da bize yazılan mail adresi(tanrikulu.tuba@hotmail.com). Inşallah kendisinden restoranının adresini alıp yemeğe gidebilirsiniz.